Seyit Burhanettin Akbaş (02.11.2017 22:40)
KAYSERİ’NİN NURU: ŞEYH İBRAHİM TENNURİ
Allah bana Mustafa Fidan isimli bir arkadaş nasip etti. Şu an Erciyes Üniversitesine bağlı Yozgat Fen-Edebiyat Fakültesinde öğretim üyesi olan bu muhterem insan, Kayseri’nin nuru Şeyh İbrahim Tennuri hazretlerini tanımama vesile oldu. . O, hayatını İbrahim Tennuri hazretlerine ve eserlerine adamıştır.Ben, Tennuri Hazretlerinin adını duymuştum ama onun hakkında böyle bir tetkik okumamıştım.
Gelin şimdi sizi Fatih Sultan Mehmet dönemine 15. yüzyıla götüreyim. Sivas ilinin “Tennur” köyünde Sarrafzade Hüseyin Efendi’nin İbrahim adını verdiği evladı dünyaya gelmiştir. Kendisinin Tennuri mahlasını almasının bir sebebi köyünün adından dolayıdır. Bir başka sebep ise “Tennur yani tandır” kelimesi ile vücudunun sıcaklığının zaman zaman çok yükselmesi ya da kendisinin sıcaklığı arttığında aksine bir davranışla tandıra girdiğinin rivayet edilmesi ile ilgilidir.
İlk tahsilini Sivas’ta yaptıktan sonra zâhirî ilimleri zamanının en meşhur âlimlerinden Konya’da öğrenci okutan Mevlânâ Sarı Yakup’tan ilim öğrenmek üzere oraya gitti. Mevlânâ Sarı Yakup’un vefâtına kadar Konya’da ilim tahsil etti. Hocasının vefâtından sonra Kayseri’yi vatan tutarak Hunat Hâtun medresesine müderris oldu. Kendisi Sivas’ta doğmuş, Konya’da okumuş ve Kayseri’de müderris olarak çalışmıştır.
Kayseri’de kendi ismi ile tanınan bir mahalle kurulmuş ve kendisi de cami, çeşme gibi hayır müesseseleri yaptırmış olduğundan Kayserili olarak bilinir.
Kayseri’de Hunat Hâtun medresesinde birkaç yıl müderrislik yaptıktan sonra medresenin vakfiyesinde “Müderris ve cümle müstefidîn hanefiyyü’l-mezheb olalar” yani “ Müderris ve bütün çalışanları Hanefi Mezhebinden olmalıdır”ibaresini görünce kendisi Şâfi‘î mezhebinden olması nedeniyle müderrisliği bırakmak mecburiyetinde kalır. Kendisine:
-Efendim Hanefi olsanız da öğrenci yetiştirmeyi bırakmasanız? diyenlere
-Bir müderrislik için de mezhep değiştirilmez. demiştir.
Dâimâ Kurdân-ı Kerim okumak ve manâsını düşünmekle, vakit geçirmekte iken içini birden Allah sevgisinin nûru kaplar. Her ne zaman Kur’ân-ı Kerim okunsa veya güzel bir ses işitecek olsa içinde bir ateş peydâ olur. Mübârek bedeni tennûr (tandır) ateşine dönerdi. Yüreği şişer durmadan ağlardı. Bir şey çitlenir gibi içinden bir ses gelir bayılıp kendinden geçerdi.
İbrahim bir derde tutulduğunu anlar. Cisim hastalığının hekimleri olduğu gibi aşk, muhabbet ve gönül hastalığının da tabipleri bulunduğunu bildiğinden adını işittiği kâmil bir şeyhe yetişmek için Erdebil şehrine gitmeye niyet eder. Fakat bu arada "Şemseddin Begüm" diye bilinen Akşemseddin’in şöhreti her tarafa yayılmış olduğundan ona gitmeye karar verir. Merkebine binerek o vakit Beypazarı’nda irşat göreviyle meşgul olan Akşemseddine gitmek üzere yola çıkar. Beypazarı’na gittiği zaman da Akşemseddinin Göynüğe gittiğini öğrenir. Şeyh gelinceye kadar bekler.
Şeyh Efendi hem tıpda hem de tasavvufta şöhret kazanmış olduğundan gelir gelmez halk etrafına üşüşüp bedenle ilgili hastalıklarından şikayetle ilaçları sormaya başlarlar. Her birisi hastalığı ile ilgili ilaçlarını aldıktan sonra dağılır. Halkın arasına karışarak şeyhin elini öpen İbrâhim huzurunda oturmaya devam eder. Bundan sonrasını kendisi şöyle anlatıyor. Şeyh:
“-Tuhaf şey!.. Her gelen beden hastalıklarından şikâyet eder, içlerinden bir tanesi “gönlüm hasta deyip aşk derdinin devâsını isteyen yok” diyerek bana doğru baktı.
-Senin hastalığın nedir? Diye sordu.
Ben de:
-Kayseride müderris idim. Gönlümde bir dert peydâ oldu. Onun için derman almağa geldim, dedim.